83. Venedik Film Festivali 2 Eylül’de başlıyor. Danny Boyle’dan Robert Pattinson’lı Primetime’a, Penélope Cruz–Javier Bardem ikilisinden Türkiye ortak yapımına: programa girmeden önce kaydedilecek beş film.
Venedik Film Festivali ile ilgili ilk fotoğraflar genelde kırmızı halıdan geliyor. Kim ne giydi, kim kiminle geldi, hangi elbise on dakika içinde internete düştü… Oysa 2026 programı tam tersini hak ediyor: Önce filmler.
83. Venedik Uluslararası Film Festivali 2–12 Eylül tarihleri arasında Lido’da yapılacak. La Biennale, resmi seçkiyi 24 Ağustos’ta topluca yayımladı. Yarışmada büyük auteur isimler, güçlü oyuncu kadroları ve “şu anın meselesi” olmaya aday hikâyeler yan yana. Aşağıdaki beşli ödül tahmini değil; festival başlamadan önce radara alınacak, hakkında konuşulma ihtimali yüksek yapımlardan kişisel bir editoryal seçki.
1. Ink — Danny Boyle açılışı medya tarihinden yapıyor
Festival 2 Eylül akşamı Danny Boyle’un Ink filmiyle açılıyor. Jack O’Connell, Guy Pearce ve Claire Foy’un başrolleri paylaştığı film, James Graham’ın oyunundan uyarlanıyor ve 1969’da Rupert Murdoch ile editör Larry Lamb’in The Sun’ı dönüştürdüğü döneme gidiyor. La Biennale’nin tanımı “yeni bir haber biçimi yaratmak isteyen vizyonerler ve uyumsuzlar” üzerinden ilerliyor.
Bu, 2026’da özellikle ilginç bir başlangıç seçimi. Clickbait, platform algoritmaları, politik kutuplaşma ve “haber mi içerik mi?” sınırının iyice bulanıklaştığı bir çağda Boyle’un yarım yüzyıl geriye bakarak bugünkü medya reflekslerinin kökenini kurcalaması, filmi dönem işinden daha güncel bir yere taşıyabilir. Üstelik Trainspotting ve Slumdog Millionaire gibi yüksek ritimli filmlerden bildiğimiz Boyle’un tabloid dünyasını nasıl filme çevireceği başlı başına merak konusu.

2. Primetime — Robert Pattinson, reality TV’nin karanlık koridorunda
Lance Oppenheim’ın Primetime’ı, 2006’da To Catch a Predator sunucusu Chris Hansen’ın “televizyon tarihine geçme” arzusunu merkezine alıyor. Robert Pattinson’a Merritt Wever, Skyler Gisondo ve Phoebe Bridgers eşlik ediyor; yapımcı tarafında A24 var.
Filmi ilginç yapan yalnızca Pattinson faktörü değil. Yönetmen, reality TV’nin suç, ceza ve seyir zevkini nasıl tek bir prime-time gösterisine dönüştürdüğünü inceliyor. 2000’lerin başındaki “herkes aynı saatte aynı şeyi izliyor” televizyon kültürüyle bugünkü parçalanmış internet arasında garip bir köprü kurma potansiyeli var. Venedik’ten sonra tartışması filmin kendisinden uzun sürebilir.

3. Bunker — dünyanın sonu yaklaşırken evlilik terapisi
Florian Zeller’ın Bunker’ında Penélope Cruz ve Javier Bardem’i aynı filmde görmek zaten yeterince dikkat çekici. Hikâye ise günümüz kaygı paketini tek bir mimari projeye sıkıştırıyor: Bir mimar, teknoloji milyarderi için hayatta kalma bunkeri tasarlamayı kabul ediyor; eşi bu işin etik tarafını ve 17 yıllık evliliklerini yeniden sorgulamaya başlıyor.
Zeller, filmi geleceğe dair korku, ekolojik tehditler, büyüyen eşitsizlik ve bireyselleşme üzerinden kurduğunu söylüyor. Kulağa “zenginlerin kıyamet planı” gibi keskin bir sosyal hiciv gelebilir; ama yönetmenin odağı çiftin ilişkisi. Eğer The Father’daki duygusal sıkışmayı burada da kurabilirse Bunker, festivalin hem yıldızlı hem de gerçekten konuşulabilir filmlerinden biri olabilir.

4. Wild Horse Nine — Martin McDonagh bu kez 1973 Şili’sine gidiyor
Martin McDonagh’ın yeni filmi Wild Horse Nine, John Malkovich, Sam Rockwell, Steve Buscemi, Mariana Di Girolamo, Ailín Salas, Tom Waits ve Parker Posey gibi “tek bir filmde bu kadar kişi nasıl toplandı?” dedirten bir kadroya sahip. Hikâye, 1973 Şili darbesinden hemen önce iki CIA ajanının Santiago’dan Paskalya Adası’na gönderilmesiyle açılıyor.
McDonagh’ın filmlerindeki kara mizah, ahlaki çıkmaz ve karakterlerin birbirine verdiği hafif travmatik zarar düşünüldüğünde tarihsel-politik arka plan ayrı bir merak yaratıyor. Resmi özet komplolar ve asi öğrencilerden söz ediyor; yani sakin bir “ada filmi” beklememek lazım. The Banshees of Inisherin sonrası McDonagh’ın ölçeği büyütüp büyütmediğini Venedik gösterecek.

5. Kami nour (A bit of light) — Türkiye ortak yapımı, daha sessiz bir yarışmacı
Ali Asgari’nin Kami nour (A bit of light) filmi İran, İsviçre, İtalya, Kanada ve Türkiye ortak yapımı olarak yarışmada. 87 dakikalık Farsça film, tutuklandıktan ve muayenehanesi kapatıldıktan sonra geleceğe dair umudunu kaybeden bir doktorun ailesiyle geçirdiği bir güne odaklanıyor. Ailesinin şefkati ve gündelik yakınlığı, karakterin hayata bakışını yavaş yavaş değiştiriyor.
Asgari’nin yönetmen notu da filmin yalnızca karanlık bir hikâye olmadığını, insanları hayatta tutan görünmez bağlarla ilgilendiğini söylüyor. Büyük yıldızların arasında daha sessiz kalabilecek ama festival sonrası eleştirmen listelerinde yukarı çıkabilecek türden bir film. Türkiye’nin ortak yapım ülkeleri arasında yer alması da bizim taraftan ekstra takip sebebi.

Bu liste ne değil? Ödül kehaneti değil
Venedik başlamadan önce en kolay tuzak, oyuncu isimlerine bakıp “Altın Aslan şuna gider” demek. Festival filmleri ilk gösterimden sonra bambaşka bir sıralama kurar; bugün büyük görünen film sessiz kalabilir, kimsenin manşete taşımadığı bir yapım bütün konuşmayı ele geçirebilir.
O yüzden şimdilik yapılacak şey daha keyifli: Beş filmi kaydedin, 2 Eylül’den itibaren ilk eleştiriler düştükçe listenin nasıl değiştiğine bakın. Kırmızı halı fotoğrafları zaten kaçmıyor. Asıl eğlence, birkaç ay sonra herkesin konuşacağı filmi daha ortalık sakin iken fark etmek.





