Bir Villada On Ayrı Dünya: “Making Worlds” Sergisini Görmek İçin Bugün Son Gün

Bir Villada On Ayrı Dünya: “Making Worlds” Sergisini Görmek İçin Bugün Son Gün

Beşiktaş’taki tarihi Villa İpranosyan, bir aydır resimden kumaşa, heykelden gündelik nesnelere uzanan on sanatçıyı ağırlıyor. “Making Worlds. Systems of Being” 9 Ekim’de kapanıyor. Serginin asıl meselesi “sanatçı ne anlatmış?” sorusundan biraz farklı: Gördüğümüz dünyanın kurallarını kim koyuyor?

Beşiktaş’ta bir villanın içinde on ayrı bakış

Sevil Dolmacı Gallery’nin Villa İpranosyan’daki “Making Worlds. Systems of Being” sergisi, 9 Ekim Cuma günü sona eriyor. Küratör Dorothea Strauss’un bir araya getirdiği on sanatçı arasında Nilbar Güreş, Serkan Özkaya, Ekrem Yalçındağ, Sofia Mitsola, Miao Ying ve Christian Jankowski gibi farklı coğrafyalardan isimler var. Ortak soru şu: Gerçeklik dediğimiz şey gerçekten sabit mi?

Sergi tek bir görsel dilin peşinden gitmiyor. Kumaş, resim, yerleştirme, gündelik nesneler ve geometrik düzenler yan yana. Bir odada çok tanıdık gelen malzeme başka bir biçime dönüşürken diğerinde bir figür sana bakıyor. Bu çeşitlilik, sergiyi “bütün eserleri aynı anahtarla çöz” yaklaşımından uzaklaştırıyor. Serginin adı da bu yüzden çoğul: Tek bir dünya değil, aynı anda kurulup bozulan farklı dünyalar. Kiminde beden, kiminde desen, kiminde gündelik bir nesne başrolde. Galerinin odaları arasında yürürken bir eserin sorusu ötekinin cevabı olmak zorunda değil.

Nilbar Güreş’in malzemesi tanıdık, anlattığı dünya değil

Nilbar Güreş’in çalışmaları, kimlik ve toplumsal rollerin nasıl kurulduğunu mizah ve eleştirel bir bakışla sorguluyor. Sergideki “Sour as a Lemon / Limon Gibi Ekşi”, kumaş, yün ve boya gibi malzemeler kullanıyor. Yumuşak yüzeyler ilk anda ev içinden tanıdık gelebilir; ama eser, o tanıdıklığın altındaki daha karmaşık ilişkileri düşündürüyor.

Sofia Mitsola’nın resimleri ise bambaşka bir yerden çalışıyor. Figürler yalnız bakılan nesneler olarak kalmıyor; sanki izleyiciye geri bakıyorlar. Özellikle “Leo Lu Lu” gibi işlerde renk ve beden, bakışın kime ait olduğu sorusunu ortaya çıkarıyor. İki sanatçı aynı konuyu anlatmıyor; ama ikisi de alışıldık bakma biçimimizi biraz rahatsız ediyor. Fotoğraflarda iki eser de çarpıcı görünüyor ama yanlarına yaklaşınca malzeme ve ölçek farkı daha belirgin hale geliyor. Kumaşın fiziksel ağırlığıyla yağlıboyanın yüzeyde bıraktığı iz aynı şeyi söylemiyor. Sergiyi ekranda gezmekle villada görmek arasındaki en önemli farklardan biri bu.

Bir eserin karşısında “bu ne?” demek serbest

Beat Zoderer’in renkli geometrileri ilk bakışta çok düzenli duruyor. Yakından bakınca tekrarlar, kesişmeler ve küçük sapmalar bu kusursuzluk hissini bozuyor. Christian Jankowski ise villaya özel geliştirdiği “Honey, I Built a New Wall” çalışmasında yeni bir duvarı yalnız engel olarak değil, geçiş fikri üzerinden ele alıyor.

Burada sanat tarihi sınavına girmiş gibi davranmaya gerek yok. Bir eserin neden çekici geldiğini ya da neden huzursuz ettiğini söylemek de izleme deneyiminin parçası. Hatta arkadaşınla aynı odaya girip tamamen farklı bir işe takılman, serginin anlattığı algı meselesini doğrudan yaşatıyor. Zoderer’in “Haiku”sundaki renkler çok net; buna rağmen çizgiler birbirini keserken gözün bir noktaya sabitlenmesi zorlaşıyor. Böyle işlerde birkaç adım geri çekilip yeniden yaklaşmak bile algıyı değiştiriyor. Serginin büyük sorusu bazen tam bu küçük bedensel hareketle cevap buluyor.

Villa İpranosyan da serginin bir parçası

Yıldız’daki tarihi yapı, mermer işçiliği, süslemeleri ve birbirine açılan odalarıyla yalnız fon olarak kullanılmıyor. Dört kat boyunca farklı işler yerleşirken binanın geçmişi ve bugünkü sergi arasında yeni bir ilişki kuruluyor. Modern bir beyaz küp galeride aynı etkiyi vermeyecek bir kurgu bu.

9 Ekim son gün olduğu için gitmeden önce galerinin güncel ziyaret saatlerini teyit etmekte fayda var. Eğer İstanbul’da cuma öğleden sonrasına kısa ama görsel açıdan güçlü bir rota arıyorsan, Villa İpranosyan’da on ayrı dünyaya bakmak iyi seçenek. Çıkarken aynı şehre biraz farklı gözle bakabilirsin. Özellikle mermer detaylar ve katlar arasındaki geçişler, eserlerle mekânın birbirinden bağımsız olmadığını hissettiriyor. Bir odadaki resimle diğerindeki yerleştirme arasında yürümek de küratöryel anlatının parçası. Son güne kalanlar için aceleyle fotoğraf çekmekten çok, birkaç işe gerçekten zaman ayırmak daha iyi.

Paylaşım:

VIBECLUB'a ücretsiz üye olun, bültenlerimize kolayca ulaşın!